Ülkenin
bu manzarasını adeta 85 yıl önce gören Türkiye Büyük Millet Meclisi´nin ilk
üyeleri, yani Milli Mücadele´nin önderleri ise, o günlerden önlem almak
gerektiğini vurguluyordu. Çare olarak ise mühendisinden doktoruna,
öğretmeninden marangozuna hangi meslekten olursa olsun herkesin dini eğitim
alması gerektiği üzerinde duruluyorlardı. Milletin ahlakı ve vicdanı
eğitilmeliydi, bunun tek çözümü de din eğitimiydi ama bu eğitim nasıl
olacaktı?
Meclis açıldıktan üç gün sonra eğitim tartışıldı!
Büyük
Millet Meclisi, kurulmasından daha bir kaç gün sonra, çok ağır sosyal,
siyasî ve ekonomik şartlar altında çalışmalarına rağmen eğitime büyük önem
vermiş, özellikle din eğitiminin gerekliliği ve nasıl yapılması hususu
Meclis´te uzun uzun müzakere edilmişti. 26 Nisan 1920´de TBMM Reisi Mustafa
Kemal´in başkanlığında yapılan ihtisas komisyonlarının kurulmasına ilişkin
müzakerelerde, Meclis´e bir önerge sunan Müfit Efendi önergesini savunurken
şunları söylemişti: "Tedrisat iki esasa ayrılır. Birisi tedrisat-ı diniye ,
birisi de tedrisat-ı dünyeviye, yani fünûn (fen bilimleri) ve saireye ait
tedrisattır. Bab-ı Meşihat (Diyanet İşleri Dairesi) sırf tedrisatı diniye
ile mi meşgul olsun, yoksa program koymak suretiyle medreselerin tedrisatını
da iyi bir hale ifrağ etsin (dönüştürsün) mi? Bu ciheti hepimiz derin bir
teessür ile düşünüyoruz. Düşünmeye mecburuz."
Aynı
müzakerelerde söz alan Antalya Milletvekili Hamdullah Suphi´nin (Tanrıöver)
yaptığı konuşma ise çok çarpıcıydı: Suphi´nin "Meclisimiz´e dahil olan
ulema-i dinin (din alimlerinin) yetişecek nesillere kâfi bir terbiye-i
diniyenin (dini eğitim) verilmesini istemek hususunda nâmütenahi (sonsuz)
bir hakkı vardır. Bunu inkâr etmek hiç kimsenin aklından geçmez. Her millet
dinî bir terbiye alır. Bizim çocuklarımız da dinî bir terbiye alacaklardır.
Bu esas umumi ve mutlaktır." Suphi´nin din eğitiminin milletin tüm
çocuklarına nasıl verilmesi gerektiğine ilişkin sözleri, aslında bugün de
yapılan din eğitimi tartışmalarının ilkini oluşturuyordu. Suphi, şunları
söylemişti: "Meclis-i Ålinin fikrini iki nokta üzerinde celbetmek isteriz,
tedrisat dünyanın her tarafında muhtelif şubelere ayrılır. Bir kısmı
doğrudan doğruya mahiyeti itibariyle dinîdir; diğeri hayata ait vazifeler
ile alaka ve temas üzeredir. Bir kısmının din ile alakadar ve teması yoktur.
Din İşleri Komisyonu, dinin tedrisi noktasından arzu ettiğini takrir eder ve
Maarif Encümeni´ne (Eğitim Komisyonu) onu teklif eder. Bu kendisinin en
sarih hakkıdır. Maarif Encümeni de hayatın maddî işleri noktasından
çocuklarımızın deruhte edecekleri vazifeye göre terbiye ve tedris almalarını
temin edecek bir program vaz´eder ve bu tatbik edilir. Fakat ikisi de biri
birine karıştırılırsa sonu gelmez, birtakım anlaşmazlıklar zuhur eder."
Biz din ile dünyayı ayırırsak geri kalırız
Sivas
Mebusu ve devrin önemli bilim adamlarından Mustafa Taki Efendi ise Hamdullah
Suphi´nin bu görüşlerine karşılık "Mekteplerden fen bilimleriyle yetişen
efendileri adeta bir ecnebi, haşa itikatsız diye görüyoruz. Bu efendiler de,
dini eğitim alanları, mutaassıp ve hiçbir şeye yaramaz kabul ediyorlar.
Bunun için millet arasında ayrılık, ortaya çıkıyor" görüşünü ileri
sürüyordu. Mustafa Taki Efendi, bu iki kaynağın birleştirilmesi gerektiğini,
İslam dininin bilimsel gelişmelere engel olmadığını, bilakis teşvik ettiğini
bu yüzden de dini eğitim ile fen ve matematik gibi müspet bilimleri aynı
müfredatta birleştirmekte hiçbir sakınca olmadığını hatta bunda halkın
menfaati olduğunu dile getirmişti. Mustafa Takî Efendi şunları söylemişti:
"Şimdiye kadar bizi terakkiden alıkoyan zihniyetin din ile dünya işlerinin
ayrı ayrı olduğu anlayışıdır. Diğer dinler gibi bizim dinimiz terakkiyat-ı
maddiyeye mani bir din değildir. Bizim dinimiz terakkiyat-ı maddiyeyi
mütekafildir... Diğer dinler erbabının terakkiyat-ı maddiyeyi kabule dinleri
müsait olmadığından, onlar dinden ayrılmaya mecbur kalmışlardır. Din ile
dünyayı ayırmasalardı Avrupa terakki etmeyecekti. Fakat biz din ile dünyayı
ayırırsak geri kalırız..."
Rıza Nur: Dinî eğitim almış nesiller yetiştirilecek
Mustafa
Kemal´in başkanlığında yapılan oturumdaki bu müzakereler, bugün İmam Hatip
Liseleri´nde eğitim gören gençlerin dini eğitim aldıkları için yalnızca imam
olabilecekleri yönünde yapılan yorumları değerlendirme açısından ipuçları da
taşıyor.
İşte bu
müzakerelerin sonunda hazırlanan ve Milli Mücadele kahramanları tarafından
yeniden inşa edilen bir ülkede eğitimin nasıl yapılması gerektiğini içeren
Medâris-i İlmiye Nizamnamesi, yani "Bilim Medreseleri Kanunnamesi", 8 Mayıs
1921´de İlk Meclis´in Bakanlar Kurulu üyeleri ve ilk Başbakan Mareşal Fevzi
Çakmak ile o sırada Türkiye Büyük Millet Meclisi´nin Başkanı olan Mustafa
Kemal Atatürk tarafından imzalandı. Maarif Vekili (Milli Eğitim Bakanı) Rıza
Nur´un ilk hükümetin programını okurken söylediği "eğitimin amacı dini ve
milli eğitim almış nesiller yetiştirmektir" şeklindeki sözleri de bu
nizamnamenin ana fikrini de ortaya koyuyordu.
İmam Hatip Liseleri´nin ilk prototipi
Rıza
Nur, nizamnâme ile nasıl bir eğitim amaçlandığını açıklarken, müspet
ilimlerle donatılmış okullar oluşturulmasının düşünüldüğünü belirtmişti.
Nizamname, özellikle din eğitimi konusuna önem verileceğini, ıslah edilmiş
olan medreselerin daha da geliştirilip devam edeceğini göstermekteydi. Yani
bu nizamname, İmam Hatip Liseleri´nin ilk prototipi olarak kabul
edilebilecek olan Cumhuriyetin ilk okullarının müfredatını, bugünün İHL
müfredatlarına çok benzer bir şekilde düzenlemişti.
Nizamnameye göre, eğitim süresi 6+6 olmak üzere toplam 12 yıl olarak
belirlenen bu okulların haftada 6 gün eğitim yapması öngörülüyordu.
Medaris-i İlmiye´de öğretilecek dersler arasında sınıflara göre saati ve
ders dağıtımı değişmekle beraber, tarih boyunca okutula gelen derslerin
yanında hesap, (matematik) coğrafya, tarih, sağlık bilgisi yazı ve imlâ gibi
dersler de konulmuştu.
Kaynaklar: TBMM Tutanakları, Prof. Dr. Halis Ayhan, Türkiye´de Din Eğitimi,
Ensar Vakfı Değerler Eğitimi Merkezi (DEM) Yayınları
Aranızdan Farabiler

İbn-i Sinalar çıkacak
İmam-Hatip Liseleri´nin çekirdeğini oluşturan okullardan Daru´l-Hilafe´yi
ziyaret eden Atatürk, "Memnuniyetle görüyorum ki eğitim ve öğretim cidden
dinî hakikat içerisindedir. İnşallah aranızdan Farabiler, İbn-i Sinalar
çıkacak" demişti.
Türkiye
Büyük Millet Meclisi Birinci İcra Vekilleri Heyeti´nce hazırlanan ve
Başbakan Mareşal Fevzi Çakmak ile TBBM Reisi Mustafa Kemal´in imzasını
taşıyan Medaris-i İlmiyye Nizamnamesi´nin en önemli yanı, okulların müfredat
programlarını dini ve müspet bilimlerin kaynaştığı bir şekilde
düzenlemesiydi. Diğer bir deyişle, henüz "İmam Hatip" ismi geçmese de
okulların müfredatı, bugün de İmam Hatip Liseleri´nde okutulan müfredatın
benzeri bir şekilde düzenlenmişti.
Atatürk´ün bu nizamnamenin uygulandığı okullardan biri olan Konya´daki Darul
Hilafe Medresesi´ni 22 Mart 1923 tarihindeki ziyaretinde söylediği sözler
ise oldukça dikkat çekici nitelikte. Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi
Akseki´nin hatıraları ve dönemin gazetelerine yansıyanlar, bugün İHL
mezunlarını sadece imam ya da müftü olmaya zorlayanların gerekçelerini de
çürütüyor. Çünkü bugün Matematik, Fizik, Kimya´nın yanında Kur´an-ı Kerim,
Arapça, Hadis gibi dersleri gören İmam Hatip Lisesi öğrencilerinin sadece
imam ya da müftü olmak zorunda bırakılmasına karşılık, Atatürk´ün hem dini
hem de fen ve sosyal bilimleri aynı anda öğrenen öğrencilerin okuduğu okulu
denetledikten sonra söylediği sözler tarihe çok çarpıcı bir kayıt olarak
düşülüyor. Atatürk´ün sözleri, 1950´li yıllarda Diyanet İşleri Başkanlığı
yapan, Ahmet Hamdi Akseki´nin Din Eğitimi´ne ilişkin hazırladığı rapora ve
23 Mart 1923 tarih, 771 sayılı Hakimiyet-i Milliye Gazetesi´ne "Gazi
Darülhilafe Medresesi´nde" başlığıyla şöyle yansımıştı: "Beraberindeki
heyetle birlikte okula gelen Mustafa Kemal, teftiş ve mektebin eğitim
programı ile öğrenci sayısı hakkında sorular yönelterek okul hakkında geniş
çaplı bilgi aldılar. Sınıfın birinde Aksekili Ahmet Efendi´nin "Dinî
Dersler" isimli eserinden o günün dersi olan "Kur´ân-ı Kerim´e göre devletin
kurulu olduğu esas ikidir. Birincisi adalet ikincisi emaneti ehline vermek."
şeklinde ve devamındaki cümlelerden oluşan parçadan oldukça memnun oldular."
İmam-Hatip mektepleri açılıyor
Mustafa
Kemal, öğrencilerin en çağdaş ideallerle yetiştiğini görerek memnun oluyor
ve medreseden ayrılırken şöyle diyor: "Memnuniyetle görüyorum ki eğitim ve
öğretim cidden dini hakikat içerisindedir. İnşallah memleketimizi,
milletimizi ihya edecek çağdaş ve gerçek bilim adamları -faziletli
öğretmenlerimiz sayesinde-siz olacaksınız. Kıymetli ve gerçek alimlerimizin
mevkileri yüksektir. Alimlerimizin, bilim ve irfan erbabının yardım ve
irşatlarıyla inşallah İbn-i Rüşd´ler, İbn-i Sina´lar, Farabi´ler,
milletimizin içinden çıkarak bu asrın ihtiyaçlarıyla donanmış olarak dini
hakikatleri ihya edeceklerdir. Ahmed Hamdi Efendi´yi tebrik ve kendilerine
teşekkür ederim. Gördüklerimden memleketin geleceği için memnunum."
Türkiye
Büyük Millet Meclisi´nce açılarak sayıları 465´i bulan ve hem fen bilimleri,
hem de dini bilimlerin bir arada verildiği bu ilk Cumhuriyet okulları, 1924
yılında Tevhid-i Tedrisat Kanunu´nun kabul edilmesinden bir hafta sonra,
dönemin Eğitim Bakanı Vasıf Çınar´ın bir emri ile kapatıldı. Yeni kanunla
birlikte ilk kez "imam hatip" ismi de kullanılmaya başladı. Yeni kanun
üniversite bünyesinde bir İlahiyat şubesi açılmasını ve din adamı
yetiştirmek üzere "İmam Hatip Mektepleri" açılmasını öngörüyordu. Din
eğitiminin "İmam Hatip Mektepleri" indirgenmesinin sebebi ise Tevhidi
Tedrisat´ın çıkarılmasında pay sahibi olan isimler tarafından oldukça
çarpıcı bir şekilde, kanunun çıkarılmasından yaklaşık 25 yıl sonra dile
getirilecekti. İmam Hatip Mektepleri´ne ilkokullardan mezun en az 12 ve en
çok 15 yaşında bulunanlar alınacaktı. Bu okullarda okutulacak dersler de
yine Medarisi İlmiyye Nizamnamesi´ne paralel bir şekilde düzenlenmişti. Bu
derslerden bazıları şöyleydi: Kur´ân-ı Kerîm, Tefsir, Hadis, İlm-i Tevhid,
Coğrafya, Hesap, Matematik, Hayvanat, Nebatat, Din Dersleri, Ruhiyat, Ahlâk,
Türkçe, Fizik ve Kimya, Malumat-ı Hıfzısıhha, Yazı, Beden Eğitimi , Türk
Edebiyatı, Hitabet, Arabça ve Tarih.
İmam Hatip Mektepleri bir bir kapatıldı
İmam
Hatip Mektepleri, 4 yıllık bir okul olarak planlanmıştı. Ancak, Birinci
Meclis tarafından kurulan ve Türkiye´nin ilk ortaöğretim kurumları
sayılabilecek ve sayıları 500´e yaklaşan medreselerin kapatılmasına
karşılık, sadece 29 yerde İmam Hatip Mektebi açıldı. Bu sayı ise her yıl
biraz daha kırpılarak iki yıl içinde 20´ye, 1926-1927 yılında ise Kütahya,
İstanbul dışındaki okullar kapatılarak 2´ye kadar düşürüldü. 1931-1932 ders
yılında ise bunlar da kapatılarak, İmam-Hatip Mektepleri tamamen kapatıldı.
Bu sonuçla bugün de halen geçerli olan ve İmam Hatip Mektepleri açılmasını
zorunlu kılan Tevhidi Tedrisat Kanunu´na rağmen, uygulama din derslerinin ve
dini mekteplerin kapatılması olarak şekillendi.
İnönü: "Gerçek Müslümanlık
sayemizde tecelli edecek!"
Bu
mekteplerin kapatılma gerekçesi öğrenci ilgisinin azlığı olarak gösterilse
de ve bu iddia bir yönüyle doğruysa da, Marmara Üniversitesi İlahiyat
Fakültesi Öğretim üyesi Prof. Dr. Halis Ayhan, "Türkiye´de Din Eğitimi"
isimli kitabında asıl gerekçenin "Mektebin lise kısmının açılmayışı, yalnız
dört yıllık bir orta mektep seviyesinde kalmış olması, mezunlarının istihdam
alanlarının olamayışı ve bu mektepleri bitirip imam olanlara verilen
maaşların komik düzeyde kalması" olduğunu söylüyor. Yine bilim adamları,
harf inkılabı ve laikliğin tesisi için yapılan uygulamaları da mekteplere
ilgisizliğin sebepleri arasında gösteriyor. Çünkü aynı müfredata sahip
medreselerin sayısının üç yıl içinde 500´e yaklaşması halkın ilgisizliği
olmadığının kanıtıydı.
Başbakan İsmet İnönü, kanunun yürürlüğe girmesinden bir yıl sonra yani Mayıs
1925´te yaptığı bir konuşmada "Tevhid-i Tedrisat´ın bazılarınca yanlış
anlaşılıp kabul gördüğünü gördük, bu işin müteşebbisleriyle takip
edenlerinin elbette tek nazarda dinsizlik ithamına maruz kalacakları tabiî
idi. On sene sonra bütün dünya ve şimdi bize itiraz edenler muarız olanlar,
yahut tuttuğumuz yoldan din namına endişe edenler göreceklerdir ki;
Müslümanlığın asıl temiz, en saf, en hakiki şekli bizde tecelli eylemiştir.
" Ancak Başbakan İnönü´nün "10 yıl sonra görelim" dediği manzara ise bizzat
CHP milletvekillerinin bile isyan edeceği bir dinden soyutlanma
manzarasıydı. Çünkü kanunla, İmam Hatip Mektepleri´nin kapatılması bir yana,
din dersleri de öğretim kurumlarının programından çıkarılarak, Tevhidi
Tedrisat uygulaması kanunun açık hükümlerine rağmen din öğretimini
yasaklamak şeklinde uygulamaya konulmuştu. 1946 yılına gelinceye kadar, bu
konularda araştırma, yazma ve tartışmalara büyük ölçüde yasaklar
getirilmişti.
´Bizi Hıristiyan yapın´ feryadı CHP´lileri bile ayağa
kaldırdı
Gençlerin
´Manevi gıdaya ihtiyacımız var. Bizi Hıristiyan yapın´ diyerek Mukaddes
Kitaplar Şirketi´ne müracaat ettiğine şahit olan vekiller, 7. CHP
Kurultayı´nda, "Neden dinimizin inkişafına lakayt kalıyoruz" diye
isyan ettiler.
İmam
Hatip Mektepleri´nin kapatılmasının ardından tam 16 yıl süren eğitimi ve
ülkeyi dinden arındırma dönemi, CHP´nin ve tek parti döneminin son Millî
Eğitim Bakanı Tahsin Banguoğlu´nın 3 Ocak 1949 tarihinde, Meclis oturumunda
yaptığı konuşmaya ve daha sonra yazdıklarına şöyle yansımıştı: "Lâik değil,
materyalist bir eğitim sistemi kurulmuştu. Din dersleri kaldırılmış, meslekî
din mektepleri kapatılmıştı. Kitaplarda ve derslerde dinî kavramlara
yaklaşmaktan kaçınılır olmuştu. Batıl inançlarla mücadele havası içinde iyi
ve masum dinî ahlâk ve âdetler de kötüleniyor, terk ediliyordu. Günah-sevap
sözleri ortadan kalkıyordu. Mistik bir dünya görüşünden hızla kaba bir
akılcı dünya görüşüne doğru sürükleniyorduk. İnklapçılar bunun her şeye
yeteceğini düşünüyorlardı... Millî değerler sistemi içinde toplamağa
çalıştığımız kurumların hepsi, dinî hayat, millî ahlâk, örf ve âdet, millî
ananeler, millî tarih şuuru, hatta anadili duygusu, genişlemiş bir aydınlar
kitlesi içinde iyiden iyiye sarsılmıştı"
Bu
dönemde ülkenin ne hale geldiği, yıllar sonra bir milletvekili şahit olduğu
bir hadiseyi Meclis kürsüsünden anlatırken çok daha çarpıcı bir şekilde
ortaya konacaktı. İmam Hatip Mektepleri´nin kapatıldığı, dinin eğitim
hayatından tamamen çıkarıldığı bu dönemle ilgili olarak Demokrat Parti
Kayseri Milletvekili İsmail Berdok´un bizzat şahit olduğu olay, tüyleri
diken diken ediyordu. Berdok, 1953 yılında Meclis´te Diyanet İşleri
Başkanlığı bütçesi görüşülürken, bir kaç yıl önce yaşadığı bu olayı şöyle
aktarmıştı: "İstanbul´da iki Türk gencinin Mukaddes Tevrat, İncil Kitaplar
Şirketi Müessesesi Başkanı´na yaptığı müracaata tanık oldum. Gençler
´Vicdanımızın manevi gıdaya ihtiyacı olduğunu hissediyoruz. Memleket
muhitimiz bize bu gıdayı temin edemiyor. Bizi Hıristiyan yapınız´ diyordu"
Mazhar Osman: "En büyük ıstırapların tesellisi dindir"
Artık
din eğitimi ihtiyacının kendini göstermesi ve tartışmaların başlamasının
ardından 1947 yılının ilk aylarında Millet Mecmuası da halka ve ayrıca
çeşitli alanlarda meşhur olmuş elli kişiye okullarda dini eğitim verilip
verilmemesi yönünde sorular sorduğu bir anketi yayınlamıştı. Bu ankete
bilim, sanat ve basın dünyasının ünlü isimlerinin verdikleri cevaplar,
milletin içinde bulunduğu hali ve beklentilerini göstermesi açısından ibret
vericiydi. Ünlü Psikiyatr Mazhar Osman, ankete verdiği cevabında şunları
söylemişti: "Dünyada en esaslı terbiye, cemiyet için dindir... Dine lâkayt
kalmayı son asırlarda birçok memleketlerde tecrübe edenler olmuş fakat bunun
hüsranla neticeleneceği çabuk anlaşılarak eski geleneğe dönülmüştür. Hiçbir
din insanlara fenalık edemez, hayatın ıstıraplarına karşı en büyük tesellîyi
insanlar inanmada bulur. Dinî terbiye, adamı nefsine, ailesine, vatan ve
milletine ve bütün âleme fenalık yapmaktan, ıstırap vermekten korur. Bütün
dünyayı dolaşınız, her yerde en yüksek kültürlü adamların bile dine,
milliyete ve aile şeref ve an´anesine bağlılığını görürsünüz. Din ve ahlâka
hürmet etmesini bilmeyene kanuna saygıyı öğretmek de güçtür"
Aralık
1947´de toplanan 7. CHP Kurultayı´nda yapılan müzakereler ise CHP döneminin
son yıllarındaki gelişmeleri göstermesi bakımından ilgi çekiciydi. Çünkü bu
kurultayda CHP Sinop Milletvekili Vehbi Dayıbaş, seçmenlerinin isyanını
"Kiliselere gidenler, orada ayin yapanlar kendi dinlerine ait bir şeyler
okuyorlar. Bizim çocuklar ibadette ne okuyacaklar? İşte bu hususta
çocuklarımıza bilgi verilmesini istiyoruz" sözleriyle dile getirirken, Çorum
delegesi Abdulkadir Güney ise "Yaptığımız tetkiklerden anlaşıldığına göre,
dinini kuvvetlendiren milletler daima sosyal tekâmüle mazhar olmuş, payidar
olmuştur; ihmal edenler ise geri kalmışlardır. Bugün bizim dinimizi ve
mukaddes kitabımızı bütün dünya milletleri, hayret nazarlarıyla takdir
etmekte iken biz, neden dinimizin inkişafına lâkayt kalıyoruz." diye
soruyordu.
´Çocuklar Allah´ı bilmiyor´
Seyhan
Milletvekili Sinan Tekelioğlu´nun salonda büyük alkış alan şu sözleri ise
hiç bir yoruma gerek bırakmıyordu: "Hıristiyan ve Musevî Türk cemaatleri
kendileri için mektepler açmışlar orada papazlar yetiştirmişler...
Köylülerden işittiğim bilgilerle söyleyeyim ki, köylülerin ölülerini gömecek
adamları yoktur. Bugün memleketimizde, kumar almış yürümüş, içki almış
yürümüş, Dinsiz bir milletin memleketinde hiçbir korku kalmaz. Anaya babaya,
büyüğe itaat kalmadı. Çocuklar Allah nedir deyince Allah´ın ne olduğunu
bilmiyor, tanımıyor..." Buna benzer yakınmalardan birisi de Şubat 1948
tarihli Selamet Mecmuası´nda Cumhuriyet gazetesinin başyazarı Nadir Nadi
tarafından bile dile getirilmiş, Nadi, köylerin imamsız, camilerin
müezzinsiz kalmasından yakınır olmuştu.
Cenaze namazı kıldıracak tek bir kişi bulamadık
Atatürk´ün Konya´da medrese ziyareti sonrasında tebrik ettiği Ahmet Hamdi
Akseki´nin 1950 yılında hazırlayarak Meclis´e sunduğu "Din Tedrisatı ve Dinî
Müesseseler" başlıklı rapor CHP´nin tek parti iktidarının sonuçlarını da
gözler önüne seriyordu: "Yıllardır çocuklarımız hakiki bir din ve ahlak
terbiyesinden mahrum olarak içi bomboş ve her hangi bir menfi tesiri kabule
müsait bir halde yetişmektedir. -Çocuklarımızın ve gençlerimizin, başka
dinlerin ve muhtelif şekillerdeki misyoner propagandalarının içtimaî, siyasî
her hangi bir muzır mezhep veya tarikat ve akidelerin menfi tesirlerinden
uzak tutulması için çare düşünülmelidir. -Çocuklarımıza gerek mekteplerde ve
gerek başka vasıta ile yıllardır din ve ahlak aleyhinde söylenilebilecek ne
varsa hepsi söylenmiş, telkin edilmiş ve kıpkızıl bir dinsiz olmaları için
her şey yapılmıştır.
Mabetlerimizi şenlendirecek imamlara ihtiyacımız var
Bugünkü
gençler komünist olmamışlarsa bunu ailelerindeki kuvvetli din terbiyesine
borçluyuz. Çocuklarımızın gençlerimizin her türlü yabancı ve menfi tesirlere
bundan sonra da mukavemet edebilmeleri için kendilerine İslâm dininin esaslı
ve ciddi bir surette talim ve telkin edilmesi artık bir zarurettir. -Hakiki
din adamlarına, mabetlerimizi şenlendirecek bilgili, fazilet sahibi vaizler
imam ve hatiplere olan ihtiyacın bir an evvel sağlanması lazımdır.- Yeni
nesle mensup birçok gençler de, kendilerinin maneviyâttan tamamen mücerret
bir halde yetiştirildiklerini acı acı itiraf etmektedir."
Türkiye´de bir gazetede 1950 yılı başlarında yayınlanan küçük bir haberi
alıntılayan Londra´da yayınlanan bir gazete ise o günkü durumu şöyle
aktarıyordu: Bir köyde cenaze namazı kıldıracak tek bir kişi bile
bulunamamış ve zavallı Müslüman köylü namazı kılınmadan defnedilmiştir.
Bunun üzerine halk galeyana gelmiştir" Tüm bu tepkilerin ardından 1947
yılından sonra genelge, yönetmelik alanında bazı hukukî gelişmeler oldu.
1949 yılından sonra da kanunlarda yapılan bazı düzenlemelere dayanarak, 1949
yılının şubat ayından başlamak üzere çeşitli alanlarda din öğretimi yeniden
uygulamaya konulmaya başlamış, bazı illerde İmam Hatip kursları adıyla
kurslar açılmaya başlanmıştı.
´Ölü yıkayıcısı´ değil profesör oldular!..
Henüz
lise kısmı bile olmayan İmam Hatip okullarına sadece dinlerini öğrenmek için
kayıt yaptırıp, bin bir fedakârlıkla okuyan ilk mezunlar, bugün birer
´profesör ve din otoritesi´ olarak Türkiye´ye hizmet ediyor.
Prof.
Dr. Hayreddin Karaman, Prof. Dr. Saim Yeprem, Prof. Dr. İsmail Karaçam,
Prof. Dr. Bekir Topaloğlu, eski Diyanet İşleri Başkanı Tayyar Altıkulaç,
eski İstanbul Müftüsü Selahattin Kaya... ve 1951´den bugüne kadar İlahiyat
sahasında hizmet veren onlarca kaliteli isim... Onlar, İmam Hatip
Okulları´nın ilk öğrencileri ve mezunları olmanın hem bahtiyarlığını, hem de
zorluğunu yaşadılar. İstanbul´da Celalettin Ökten, diğer illerde onun gibi
bir çok manevi kahramanın "Siz Türkiye´ye lazımsınız" diyerek yetiştirdiği
ilk mezunlarla bugünün birer "otoriteleri" olarak ilk İHL´leri konuştuk.
Lise kısmı bile açılmamıştı
İstanbul´da uzun yıllar İl Müftülüğü yapan Selahattin Kaya, 1951´de açılan
imam hatip okullarının ilk birkaç öğrencisinden biriydi. Kaya, İHO´na hangi
şartlarda ve niçin kayıt yaptırdığını şöyle anlatı: "Biz de bu okullara ne
gibi haklar verileceğini bilmeden gittik. Çünkü dini eğitim almak istiyorduk
ve başka çaremiz yoktu. Bir de tahsil belgemiz olursa iyi olur diye
düşündük. Tabi bu belgeyi alıncaya kadar epeyce zahmet çektik. Örneğin okula
kayıt yaptırdıktan sonra paso alacağımız zaman, burası "kurs mu okul mu"
diyerek zorluk çıkarıyorlardı. Okula gidip gelirken insanlar "Cenaze
yıkayıcısı mı olacaksınız?"şeklinde müstehzi sorular soruyordu. Bir çok aile
çocuklarını bu yüzden göndermedi. Biz kayıt yaptırdığımızda henüz bu
okulların lise kısmı yoktu, ancak açılmasını ümit ediyorduk. Sonunda lise
kısmı açıldı, bu kez üniversiteye giremeyeceğimizi söylediler. Ben Arapça´ya
meraklı olduğum için Arap Dili Bölümü´nde okumak istiyordum. Buraya
girebilmek için liselerin fark derslerini vererek ikinci bir lise mezunu
oldum. Bu şekilde istediğim bölümde okuyabildim.
Sadece
7 ilde açılmasına izin verildiği için, Anadolu´dan gelen arkadaşlarımız da
oldu. Onlar da genelde fakir ailelerin çocuklarıydı. Bir çoğu cami
köşelerinde, camilerin kömürlüklerinde zor şartlar altında tahsil
hayatlarını devam ettirdiler. Bizi bu şartlarda okumaya motive eden şey ise
başta Celalettin Ökten hocamız olmak üzere diğer hocalarımızın azmiydi.
Hocalarımızın kalitesi de önemliydi. Bir Zekai Konrapa, bir Ali Rıza Salman,
bir Hüsrev Hoca gerçekten iyi yetişmiş insanlardı. Hemen hepsi rahmetli
oldu. Son devrin alimleriydi onlar. Sonuçta bu okulların Türk halkının
İslam´ı hurafelerden arındırılmış olarak öğrenmesinde önemli katkısı oldu.
Bizim dinimizin en büyük düşmanı cehalettir. Ayrıca Diyanet İşleri
Başkanlığı´nda 80 binden fazla görevli var. Bunların neredeyse tamamı İHL
mezunudur. Eğer İHL´ler olmasaydı bu ihtiyaç nereden karşılanacaktı?
Benimle alay eden hocamın oğlu İmam Hatip´te öğrencim oldu
Marmara
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bekir Topaloğlu 1958
İstanbul İHO mezunu. Bugün, Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek
Kurulu Üyesi olan Prof. Dr. Mustafa Saim Yeprem, Milli Eğitim Komisyonu
Başkanı Tayyar Altıkulaç, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim
Üyesi Prof. Dr. İsmail Karaçam ise Topaloğlu´nun dönem arkadaşlarından bir
kaçı. Bu isimler, aynı zamanda Türkiye´ye ´İslam Ansiklopedisi´ gibi bir
hazineyi kazandıran kurulun belkemiğini oluşturan isimler. Prof. Dr.
Topaloğlu ise 1950´lerde İmam Hatip´li olmayı şöyle anlattı:
"Devlet
eliyle açılan bu okullara insanlar tereddütle bakıyorlardı. Çünkü uzun
yıllar din eğitimi verilmezken bir anda imam hatip kursu ve ardından da imam
hatip okulu açılmıştı. Büyüklerimiz de acaba bu okulda eğitim dine uygun bir
şekilde olur mu diye düşünüyordu. Ancak bu tutum çok sürmedi. Halkımızın
birinci dünya savaşından itibaren hem ekonomik açıdan, hem din özgürlüğü
açısından çektiği büyük ıstıraplar vardı. Biz çocuktuk fazla farkında
değildik. Ancak cenazeler kaldırılamıyordu, halkın büyük isteği vardı ve
inanacağı emin olacağı bir kurum aranıyordu. Hafızlık müessesesi, Karadeniz
bölgesinde gizliden gizliye de olsa devam ediyordu. Ancak bu kadar. Biz de
tam bu ortamda, yangından, susuzluktan kurtulmaya çalışan insanlar gibiydik.
İmam Hatip Okulları da bir nevi susuzluğumuzu giderdi.
İmam
Hatip Lisesi´nin öğretmenleri çeşitli mesleklerden, pek dinle ilişkisi
olmayan insanlardı. Bizden üst sınıftaki öğrencilere "Çocuklar siz
zekisiniz, terbiyelisiniz, ama bu okula gelmekle kendinize yazık ettiniz
çünkü bu okulun lisesi açılmaz" derlermiş. Ancak bizdeki inanç hiçbir zaman
sarsılmadı. Sonuçta lise kısmı açıldı. Ardından İlahiyat Fakültesi
kapılarını bizlere açtı. Biz de öğretmen olarak tekrar İmam Hatip´lere
döndük. Bu sırada çok enteresandır. Beni İHL´den vazgeçirmek isteyen
hocalarımdan birisinin oğlu benim İstanbul İmam Hatip Okulu´nda öğrencim
oldu.
Hayırseverler okullara sahip çıktı
Maddi
imkansızlık İmam Hatip Okulları´nın önünde bir engeldi. Celalettin Ökten
Hoca´nın oğlu Prof. Saadettin Ökten, işte bu sırada imdada İlim Yayma
Cemiyeti´nin yetiştiğini anlatıyor. Prof. Dr. Ökten "İlim Yayma Cemiyeti o
zamanki kadrosuyla moral ve finans bakımından bu işleri üstlendi. İmam-Hatip
okullarını maddeten, bana göre daha önemlisi mânen destekledi" diyor.
Ökten´in dediği gibi, İstanbul Sirkeci´de bir araya gelen 68 mümtaz
hayırsever ve vatanperver insan, millî ve mânevî değerlerimizi ihyâ ederek
geleceğe taşımak, ilim ve irfan çalışmalarını destekleyerek yaygınlaştırmak
için 11 Ekim 1951 tarihinde İlim Yayma Cemiyeti´ni kurmuştu. Cemiyetin ilk
yönetim kurulu ise Başkan Avukat Seniyüddin Başak, Vehbi Bilimler, Nazif
Çelebi, Cemalettin Tunç, Avukat Yusuf Türel, Hamid Çağıl, ve Mazhar
Sündüs´ten oluşuyordu.
İmam Hatipleri sahiplenen ruh!
Tarih 3
Ocak 1952. İlim Yayma Cemiyeti´nin "5" Numaralı Kararı. İdare Heyeti, Reis,
Seniyüddin başkanlığında Nazif Çelebi, Yusuf Türel, Mazhar Sündüs, Hamit
Çağıl, Cemalettin Tunç´un huzuru ile toplandı. Pek fakir ve muhtaç oldukları
anlaşılan imam hatip mektebi talebelerinin üzerlerindeki elbiselerinin çok
eski ve yırtık olduğu görülmüş, talebelik şerefine sığmayan bu halin
önlenmesi için, birer kat elbise yaptırılması kararlaştırılarak, kumaşları
Ömer Avniyol, Hulusi Topbaş, firması temin edeceğini vaat etmekte,
diktirilmesi için Nazif Çelebi´ye selahiyet verilmesine, dikiş ve levazım
ücretinin cemiyetimiz tarafından ödenmesine karar verildi.
İMAM HATİP´İN AĞABEYİYDİM
Prof. Dr. Hayreddin Karaman Türkiye´nin "İslam fıkhı" konusundaki parmakla
gösterilir birkaç isminden biri. Konya İmam Hatip Okulu´ndan mezun olan
Karaman tebessüm ettiren anılarıyla ilk yılları anlattı.
Benim
ortaöğretim yaşımda İmam Hatip Okulları yoktu, ancak bu okulların açıldığını
duyunca, askere gitmeden tahsilimi yapayım diye hemen Konya´ya giderek okula
kaydımı -yaş sebebiyle uzun bir mücadeleden sonra- yaptırdım. Bir yanda
vazife, bir yanda okul, bir yanda özel tahsil ve üstüne üslük gelirin
yetmezliği katmerli zorluklar idi. Bir de bu okulların geleceğinin belirsiz
olması durumu vardı. İmam Hatip mezunlarını hiçbir fakülte ve yüksek okul
kabul etmiyordu, ufukta gözüken vazife, okulu bitirir bitirmez köy imamlığı
idi. Benim okuduğum yıllarda İmam Hatip Okulunun orta kısmı dört, lise kısmı
üç yıl idi, orta kısmı bitirdiğim zaman gerçek yaşım yirmi iki olmuştu ve üç
yıldan beri nişanlı idim, lise birde evlendim, okulu bitirinceye kadar iki
de çocuğumuz oldu. Geçinebilmek için bir camide cemaatin verdiği maaşla
imamlık yapıyor, sabah namazından sonra acele ile kahvaltı yapıp bisikletime
atlayarak okula gidiyordum. Dışımızdaki kesim, bize hep şüpheli baktılar;
pek azı bizim dinde reform yapacağımızı umuyor ve bekliyorlardı, çoğu ise
"Bunlar irticaı hortlatacaklar, bu okullar kapatılmalı, öğrencileri köylere
imam olmalı, başka (yüksek) tahsil yapmalarına imkan verilmemeli"
diyorlardı.
Hoca beni müfettiş sandı
Okula
ilk gittiğim gün -yaş küçültmekle uğraştığım için bir ay kadar gecikmiştim-
ders saati idi, boyum posum oldukça gelişmiş olduğundan kapıyı çalıp içeri
girince öğrenciler rap diye ayağa kalktı. Hocamız Abdullah Efendi de
kalkmaya yöneldi, ben anlık bir tereddütten sonra en hızlı tanınma alameti
olarak hocanın elini öpmeye yöneldim, bu sebeple hoca benim talebe olduğumu
hemen anladı. Benim gibi okula yaşlı girenler vardı, ben "ağabey" konumunda
idim, gerektiğinde sözüm birçok hocadan ve idarecilerden daha fazla etkili
olurdu.
İmam Hatip Mektepleri´nin kapatılması kanunsuzluktu
Tek
Parti döneminin son Millî Eğitim Bakanı olan Tahsin Banguoğlu, 3 Ocak 1949
tarihinde, Meclis oturumunda yaptığı konuşmada ve daha sonra yazdıklarında
İmam Hatip kurslarının açılmasını şöyle anlatıyordu: "Aslında İmam Hatip
Mekteplerinin kapatılması bir kanunsuzluk olmuştur. İmam-Hatip Kurslarını
1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu´nun emredici hükmüne dayanarak
açacaktık. İhtiyaç o kadar acildi ki ilk sınıf mezunlarına da bir ehliyet
verip onları imam yapmayı düşündük. İmam Hatip Kurslarını önce 10 il
merkezinde açabiliyorduk, çünkü ehliyetli hoca bulabilme güçlüğümüz vardı.
Hatırlarım, İstanbul´daki İmam-Hatip Kursu´nu teftişe gittiğimde onu
Etyemez´ de bir eski sıbyan mektebi binasında açılmış buldum. Kürsüde benim
liseden hocam Celal Ökten vardı. Bana yerini vermek istedi. Hocam, ben gene
sizin talebenizim, dedim, bir sıraya oturdum. Hoca da yerine oturdu, ama
ağlıyordu. Benim de gözlerim yaşlıydı..."
Fişlenme korkusu vardı
CHP
yönetiminin halkın dini ihtiyaçlarına daha fazla dayanamayarak pes ettiğinin
ipuçlarını veren Banguoğlu´nun bu sözleri şöyle devam ediyor: "Uzun bir
kapalı rejim devri sonunda dinî eğitim sahasında meydana gelen bu ilk
gelişme o devir tarihimizde bir ilk revizyondu. Bu çok dikenli yolda benim
bir hizmetim olabildiyse Allah kabul etsin" Celal Hoca´nın oğlu Prof. Dr.
Sadettin Ökten ise o dönemi şöyle anlatıyor: "Bu kursa katılan öğrenciler
hem ileri yaşlardaydı , hem de baskıcı rejimden ürküyorlardı. Ayrıca bu
kurslara devam edenlerin fişleneceği korkusu nedeniyle kimse gitmeye cesaret
edemiyordu."
İmam Hatip Okulları açılıyor
İmam-Hatip Kurslarının, ülkenin din görevlisi ihtiyacını nitelik ve nicelik
itibariyle karşılamayacağı, açıldığı günlerden beri bilinmekteydi. 14 Mayıs
1950 seçimleri sonucu iş başına gelen Demokrat Parti iktidarı tarafından,
halkın din ve maneviyat alanındaki istekleri dikkate alınarak din öğretimi
alanında bazı olumlu gelişmeler başlatılmıştı. İstanbul´da Vefa Lisesi´nden
edebiyat öğretmeni olarak emekli olan Celalettin Ökten, uzun süredir İmam
Hatip Okulları projesi üzerinde çalışıyordu. Ökten´in oğlu ve Mimar Sinan
Güzel Sanatlar Üniversitesi emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Sadettin Ökten bu
konuyu şöyle anlatıyor: "İmam Hatip Okulları projesini babam rahmetli
Celaleddin Ökten düşünmüştü. Sadece düşünmekle kalmamış, yazmış, çizmiş,
hesaplamış, sonra siyasal iktidar müspet bakınca, Ankara´ya taşımış ve kabul
ettirmişti" Celal Hoca´nın İmam Hatip Okulları projesini kabul ettirdiği
kişi ise dönemin Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri´ydi. İHL´lerin açılmasının
ülkenin menfaatine olacağına inanan Tevfik İleri bu projeyi, sadece kabul
etmekle kalmamış, zamanla bu okulları sahiplenen insanlardan biri olmuştu.
İleri, 3 Ocak 1951 tarihli Cumhuriyet Gazetesi´nde yayınlanan bir
açıklamasında şunları söylemişti: "İmam Hatip Okulları´nın açılması
zaruretine inanıyoruz. Çünkü Türk milletine hitap edecek olgun, kültürlü
hatip ve imamların yetişmesini arzu ediyoruz"
İstanbul İmam Hatip sembol oldu
Tevfik
İleri´nin projeyi kabul etmesinin ardından 13 Ekim 1950 tarihli Müdürler
Komisyonu Kararı ile, İmam Hatip Okulları, 1951-52 öğretim yılında ilkokula
dayalı dört yıl öğrenim süresi olan okullar olarak öğretime başladı.
İstanbul başta olmak üzere Ankara, Konya, Adana, Isparta, Kayseri ve
Kahramanmaraş´ta ilk İmam Hatip Okulları açıldı. Bu okulların birinci
devreleri 1954-1955 ders yılında mezunlarını verince, ikinci devresi üç yıl
olarak açıldı ve böylece yedi yıllık İmam Hatip Okulları, Türk eğitim
tarihindeki yerini aldı.
İmam
Hatip Liseleri´nin tarihinde gerek mezunları, gerekse Türkiye´nin kalbinin
attığı bir şehirde olması nedeniyle İstanbul İmam Hatip Okulu adeta
İHL´lerin sembolü oldu. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan´ın da mezunları
arasında yer aldığı okuldan yetişen birçok bilim adamı, bugün başta Marmara
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi olmak üzere birçok noktada hizmetlerine
devam ediyor. İstanbul İmam Hatip Okulu´nu önemli kılan bir başka nokta ise
İmam Hatip Liselerinin halk tarafından sahiplenilme sürecinin ilk başladığı
okul olması. İlk olarak Samatya Etyemez´deki İmam Hatip Kursu´nun İmam Hatip
Okulu´na dönüştürülmesiyle faaliyetine başlayan İstanbul İmam Hatip Okulu,
vakit geçirilmeden İstanbul Vefa´da eski bir bina, çevreden toplanan
yardımlarla okul haline getirilerek eğitime başladı.
Celal Hoca, 69 yaşında okul inşaatında çalıştı
İstanbul İmam Hatip Okulu´nun ilk mezunlarından biri olan İstanbul eski
Müftüsü Selahattin Kaya, ilk İHL´lerin eğitime hangi şartlarda başladığını
şöyle anlatıyor: "İlk olarak eğitime Langa´da bir binada, eski bir taş
mektepte başladık. Talebe fazlaydı. Bu nedenle sabahçı-öğlenci şeklinde
okuduk. Daha sonra Vefa´da eskiden ortaokul olarak kullanılmış bir ahşap
konak bulundu. Hiç unutmuyorum. İlk gittiğimiz zaman, bina ahşap olduğu için
oldukça çok kötü durumdaydı. Talebeler bilfiil çalıştı. Biz fazla içinde
değildik ama özellikle "İhsari kısım" denilen, yani daha önce açılan İmam
Hatip Kurslarına katılmış öğrencilerin bulunduğu sınıflardaki ağabeylerimiz
ve yurtlarda kalanlar bilfiil çalıştı. Celal Hoca da yaşlılık haline rağmen
bir genç delikanlı gibi okulun işleri için koşturuyordu." Kaya´nın bu
hatıraları, 65 yaşında öğretmenlikten emekli olan ve sonrasında İmam Hatip
Okullarının açılması için mücadele etmeye başlayan Celalettin Ökten´in, 70´e
bir adım kalan yaşına rağmen gösterdiği çabasını gözler önüne seriyor.
Tuvaletleri bile temizliyordu
İmam
Hatip Okullarında öğretmen olarak da görev yapan Nurettin Topçu, bu
okulların açılmasında en önemli payın sahibi olan Celal Hoca´nın hayatını
anlatan Mustafa Özdamar´ın "Celal Hoca" isimli belgesel kitabındaki
hatıralarında şunları söylüyor: "Bir tatil günü İmam Hatip Okulu´na gittiğim
de Celal Hoca´yı tuvalet temizlerken gördüm. ´Hocam bu genç işidir, gençler
yapsın´ dedim. Gülümseyerek ´Gençler yaptıkları işlerle şahsiyetleri
arasında irtibat kurarlar. Yarın tuvalet temizleyip okudum diyerek kompleks
sahibi olurlar. Onların gürbüz bir fidan gibi yetişmeleri bizim
mesuliyetimizin icabıdır´ dedi." Aynı belgesel kitapta, İmam Hatip
Liselerinin ilk mezunlarından olan İstanbul İlahiyat Fakültesi eski
Sekreteri Ahmet Kahraman ise Celal Hoca´nın taassuba ve onun karşısındaki
kayıtsızlığa tahammülü olmadığını anlatarak "Celal Hoca, İmam Hatip
Okullarında modern ilimlerle donanmış, asrın ihtiyaçlarının idrakinde ve
tavizsiz fakat müsamahakar din adamı yetiştirmek istiyordu" diyor.
Tevfik İleri, İHL´leri neden sahiplendi?
1951
yılında açılan İstanbul İmam Hatip Okulu´nun ilk mezunlarından biri olan
İstanbul eski Müftüsü Selahattin Kaya, Tevfik İleri´nin İHL projesini neden
sahiplendiğinin ipuçlarını veren anılarını şöyle anlatıyor: İmam Hatip
Okullarının açılmasını isteyen ve buraya çocuklarını göndermeye hazırlanan
insanlar, maddi olarak imkansızlık içindeydiler. Öğrenciler ya İlim Yayma
Cemiyeti´nin verdiği harçlıklarla, ya da bir camiye sığınmışlarsa, o cami
imamının maddi manevi desteğiyle okula devam edebiliyorlardı. Babam esnaftı
ve evimiz vardı. Ben öyle gider gelirdim ama benim gibi olan öğrencilerin
oranı ancak yüzde 20 idi. Diğerleri hep dışarıdan gelenlerdi. Özellikle ilk
yıllar bu arkadaşlarımız için çok sıkıntılı geçti. İlim Yayma Cemiyeti
yiyecek-giyecek yardımları yaptı. Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri bir gün
biz Akaid dersindeyken sınıfımıza geldi ve kendisinin de yokluklar içinde
okuduğunu anlattı. Öğrencilik yıllarında sadece tek bir çift ayakkabıları
olduğunu ve ağabeyiyle birlikte değişerek giydiklerini söyledi."
İmam Hatipler kapatılsın diye rüşvet teklif edilmiş
İlim
Yayma Cemiyeti, Bakan Tevfik İleri´den İmam Hatip´lerin sayısının
arttırılmasını rica edince, Bakan, "Beyler; siz ne diyorsunuz, mevcutlarının
kapatılması için Türkiye´nin bütçesi kadar rüşvet teklif ediliyor" demiş.
1951´de
açılan İmam Hatip Okulları´nın kuruluşundaki yapısı, 1960 ihtilaline kadar
devam etti. Bu okulları milletin hizmetine sunan Demokrat Parti, on yıllık
süre içerisinde yoğun baskılar altında, İmam Hatip Okulu sayısını 19´a kadar
çıkarabildi. Bu dönemde Demokrat Parti üzerindeki baskı İlim Yayma Cemiyeti
(İYC) kurucularından rahmetli avukat Yusuf Türel tarafından, İYC´nin 1995
yılındaki 45. genel kurulunda şöyle dile getirilmişti: "Milli Eğitim Bakanı
Tevfik İleri okul arkadaşımdı. Bir gün İleri´yi ziyaret ederek İHL´lerin
sayısının artırılmasını istedik. Dedi ki "Beyler; siz ne diyorsunuz,
mevcutlarının kapatılması için Türkiye´nin bütçesi kadar rüşvet teklif
ediyorlar."
Cemal Gürsel, İstanbul İmam Hatip´i denetledi
1960´ta
Demokrat Parti´yi tasfiye eden ihtilal komitesinin başındaki Cemal Gürsel´e
Milli Eğitim Komisyonu üyelerinin de aralarında olduğu bazı kişiler
tarafından İmam Hatip Okulları´nın kapatılması gerektiği bildirilmişti.
Gürsel, İmam Hatiplerle ilgili son kararını vermeden önce "Bana bir örnek
okul gösterin" demiş, İstanbul İmam Hatip Okulu´nun ismi verilince de bu
okulu incelemeye gelmişti. Bu olayı o tarihte İstanbul İHO´da öğrenci olan
Kirami Ekmekçi şöyle anlatıyor: "Gürsel haber vermeden okula gelmiş. Biz o
sırada fizik kimya derslerini yaptığımız laboratuardaydık. O yıllarda bir
çok okulda olmayan laboratuarı görünce şaşırmış ve bu okulların
kapatılmaması gerektiğine kanaat getirmişti. O gün yemekte pirinç pilavı
vardı. Zekayı kuvvetlendireceğini söyleyerek, pirinç yerine bulgur pilavı
yememizi tavsiye etti. Biz uzun bir süre bulgur pilavı yemek zorunda kaldık.
Her bulgur pilavı çıktığında Gürsel´i yâd ederdik."
Millet, okulları sahiplendi
1960
darbesinin hemen ardından görev yapan hükümetler, İmam Hatip Okulları´nın
orta kısımlarının kapatılması için girişimlerde bulunduysa da,bu okulların
sahiplenilmesi nedeniyle bunu uygulamaya geçiremediler. Bu teşebbüslere
ilişkin Prof. Dr. Hayreddin Karaman´ın şu anısı yeterince ipuçları veriyor:
"İsmet İnönü başbakan iken okullarımızla ilgili olup zararlı bulunan bazı
değişiklikler yapılmıştı. Halk buna tepki gösterdi. Çorum´dan da esnaf
Ankara´ya toplu telgraf çekmiş. Ankara, emniyete talimat vermiş: "Şu esnafı
toplayıp bir gözdağı verin" diye. Emniyet müdürü telgrafta imzası olan
esnafı toplatmış, karakolda onlara bir nutuk çekerek:"Sizin işiniz gücünüz
yok mu, devletin işine ne karışıyorsunuz, bu okullar sizi ne
ilgilendirir..." demiş. Esnaftan biri ayağa kalkmış ve şöyle konuşmuş:
"Beyefendi, ben dükkanımda çalışırken İmam Hatip Okulu yaptırma derneği
üyeleri bana da geldiler ve yardım istediler, ben cüzdanımı çıkardım, o
günkü aile geçimliğimi ayırdım, gerisini okul için verdim, bu okul bu kadar
benim ve beni ilgilendiriyor!" Arkadan biri daha, bir diğeri daha konuşunca
müdür, "Canım ben durumu anlamak istedim, tamam öyleyse, oğlum bekçi bize
çay söyle!" diyerek işi tatlıya bağlamış. Halk bu okullara canıyla, malıyla,
gönlüyle destek verdi."
Neden İmam Hatip Liseleri?
İHL´ye
yönelik talebin altında yatan en önemli etken hiç kuşkusuz din eğitimi alma
isteği. Bu olguyu daha iyi anlamak için İHL öğrencileri üzerine yapılan
araştırmaların tamamında öğrencilerin ortalama yüzde 90´ı İmam Hatip
Liseleri´ne yönelme sebebi olarak dini bilgilerini daha iyi öğrenmek
belirtiyorlar. Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof.
Dr. Suat Cebeci tarafından yapılan araştırmada öğrencilere "Niçin İmam Hatip
Liselerini tercih ettiniz?" sorusu yöneltilirken, öğrencilerin yüzde 71´i
dini bilgileri daha iyi öğrenmek için, yüzde 15´i ailem istediği için yüzde
9´u da din görevlisi olmak için cevaplarını vermişlerdi. Yine bu konuda daha
sonraki yıllarda yapılan bir çok araştırma da benzer sonuçları ortaya koydu.
TESEV´in yaptığı araştırmada da neden İHL´yi seçtikleri sorulan öğrenciler
"Kendi isteğimle" şeklinde yanıt verdi. Öğrenci velileriyse çocuklarının
pozitif bilimlerin yanında dini bilgileri alması için bu okullara
gönderdiklerini ifade etti.
Türkiye
Ekonomik Sosyal Etüdler Vakfı´nın (TESEV) hazırladığı "Efsaneler ve
Gerçekler: İmam Hatip Liseleri" başlıklı araştırma-raporunun Dr. Şerif Sayın
imzalı sunuş yazısında ise "Devletin görevinin ´iyi yurttaşlar´ yetiştirmek
değil, ´yurttaşları iyi´ yetiştirmek olması gerektiğine vurgu yaparak
şunları söylüyor: "İmam hatip liseleri bugün iki toplumsal işlev görmekte:
Çocuklarının dinlerini de öğrenmelerini talep eden toplumsal kesimlerin bu
isteğine yanıt getirme; ve kızlarının ahlaken uygun bir ortamda okumalarını
isteyen ebeveynlerin taleplerini karşılama."
İmam
Hatip liselerinde uygulanan eğitim modeli İslam dünyasında tek olma özelliği
taşıyor. Dini bilimlerle pozitif bilimlerin bir arada okutulduğu bu model
başka hiçbir İslam ülkesinde uygulanmıyor. Halkın İmam Hatiplere olan ilgisi
ve sahiplenişini değere dönüştüren ve yüzlerce bina, yurt yapılmasına
öncülük eden Ensar Vakfı, bugün imam hatip liselerindeki eğitim kalitesini
artırmak için çalışmalar yapıyor. Vakıf Başkanı Ahmet Şişman ise halkın imam
hatipleri sahiplenme sebebini şöyle anlatıyor: "Birinci sebep okulların
yapısıyla ilgili. Vatandaş çocukları için örflerine, adetlerine, inançlarına
uygun eğitim vereceği bir ortam arıyor ve bunu imam hatiplerde olduğu için
buraya gönderiyordu. Bunun yanı sıra verilen ahlaki davranışlar da önemli
olmaya başladı."
Vatandaş, kendi okulunu kendi yaptı
Şişman,
taleple birlikte okulların yetmemeye başladığını, devletin de yeni okul
yapmadığını, bunun üzerine halkın kendi başın çaresine baktığını ifade
ederek şunları dile getirdi: "İmam hatip liselerinin yüzde 90´dan fazlasını
vatandaş doğrudan yapmış, ya da vatandaş devlet işbirliğiyle yapılmıştır.
Doğrudan devletin yaptığı okullar çok azdır. Zaten MEB´in genel olarak okul
sorunu var. Çoğu okullarda ya iki tedrisat yapılıyor yahut sınıflar çok
kalabalık."
Çıkmaz sokak, ama hala rağbet var
Şişman,
okulların ihtiyaca cevap vermesinin en önemli göstergesini ise şöyle
özetledi: "Orta kısımları kapatılmasına rağmen hala talep var. İlgi
azalmadı. Bu da okulların gerçek ihtiyaca cevap vermesinden kaynaklanıyor.
Düşünün orta kısmını kapatmışsınız, lise kısmında diyorsunuz ki, bu okula
girdiniz mi bir daha hiçbir şekilde çıkmak yok. Yatay geçiş yapamazsın,
dikey olarak üniversiteye gidemezsin. İlahiyat Fakülteleri´nin kontenjanları
da aşağı yukarı onda birine düşürüldü. Tüm imam hatip mezunu öğrenciler için
sadece 950 kontenjan var. Buna rağmen hala bu okullara rağbet var. Bu olaya
böyle bakmak lazım. İmam Hatipler çıkmaz sokak ama buna rağmen hala rağbet
varsa bu okullara ihtiyaç var demektir. Bu ihtiyaç sosyal bir ihtiyaçtır. Bu
ülkenin insanı, böyle bir eğitimi arzuluyor. Böyle bir eğitime ihtiyaç
duyuyor. Ama bu eğitim kendisine sağlanmıyor. Buna rağmen ısrar ediyor.
İHL´ler, devlete 150 trilyon lira eğitim katkısı sağladı
Bugün
bir okulun maliyeti yaklaşık 500 milyar. Halkın tam donanımıyla yaptırıp,
devletine imam hatip yapılması için sunduğu okul binalarının sayısı 300´ün
çok üzerinde. Yani imam hatipler sayesinde devletin eğitim için harcaması
gereken en az 150 trilyon lira, hiçbir zorlama olmaksızın bizzat halk
tarafından bağışlanmıştı. Ensar Vakfı Başkanı Ahmet Şişman, okul
inşaatlarının devam ettiği dönemde vatandaşların yüzlerce arsa bağışladığını
dile getirerek "Ancak vatandaşlar tarafından yapılan okullara izin
verilmedi. Yani bu binalar eğer Türkiye çapında alırsak, en az mevcutlar
kadar okul yapıldığı halde açılmasına izin verilmedi. Bahçelievler, Beyoğlu,
Kasımpaşa, Beşiktaş gibi bir çok yerdeki okullar müsaade edilmediği için
açılamadı. Bir o kadar değerin ekonomiye kazandırılması da engellendi"
diyor.
İHL´liler yönetenlerle yönetilenleri yakınlaştırdı
İmam
hatip liselerinin halktan gördüğü ilgisinin en önemli sonucu ise mezunları
devlet kademelerinde önemli makamlara geldikten sonra ortaya çıktı. Prof.
Dr. Bekir Topaloğlu bunu şöyle dile getirdi: Bu hizmeti iki noktada
değerlendirebiliriz. Birincisi din eğitimi alanında iyi elemanlar yetişti.
İkinci olarak da ülkesini seven, birliği beraberliği seven milletini seven
çalışkan dürüst insanlar yetişti ve bu insanların devlet kademelerinde görev
almaları çok önemli bir rol oynadı. Çünkü ülkemizde yönetenlerle
yönetilenler arasında bir kopukluk vardı. Yönetilenler, yani halk,
yönetenlere bir türlü güvenmiyordu. Öyle ki halkımız çoğu zaman kendi lehine
olan kurallara bile sadece devlet koyduğu için uymuyordu. Çünkü bu kuralları
koyanlarla kendi arasında bir bağ görmediği için bu kuralları
sahiplenmiyordu. Ancak İmam Hatip nesli olarak tarif edebileceğimiz, (sadece
İmam Hatip mezunlarını kast etmiyorum) insanların, yani bu halkın içinden
kiminin kızı, kiminin oğlu, kiminin damadı, yeğeni akrabası yani halkın
içinden olan ve hem dinine saygılı hem devletin mevzuatına saygılı bu
insanların yönetimde yer almaları, yönetenle, yönetilenler arasındaki
boşluğun doldurulmasında katkıda bulundu."
İHL´ler olmasaydı biz okuyamazdık
TESEV´in
yaptırdığı "Efsaneler ve Gerçekler: İmam Hatip Liseleri" başlıklı
araştırmaya katılan kız öğrencilerin yarıya yakını "İHL´ne gitmeseydiniz
başka okula gider miydiniz?" sorusuna "Hayır gitmezdim" karşılığını verdi.
İmam
Hatip Liseleri´nin Türkiye´ye en önemli katkılarından birisi şüphesiz ki kız
çocuklarının eğitimi alanında oldu. Bu gerçek İHL´ler olumsuz bakanlar
tarafından bile itiraf edilirken, kamuoyu araştırmaları da imam hatip
liseleri olmasaydı, yaklaşık 500 bin kız çocuğunun okuyamayacağını ortaya
kokuyor.
Türkiye
Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı´nın (TESEV) Türkiye genelinde Adana,
Erzurum, Diyarbakır, Samsun İmam Hatip Liseleri ile İstanbul´da Kağıthane ve
Üsküdar Anadolu İmam Hatip Liseleri´nde 59 öğrenci ve 13 öğretmenle, ayrıca
8 idareci, 38 mezun, 24 veliyle derinlemesine mülakat yapılarak
gerçekleştirdiği "Efsaneler ve Gerçekler: İmam Hatip Liseleri" başlıklı
araştırması imam hatip liseleri ve kız öğrencilerinin eğitimine ilişkin her
şeyi söylüyor. "Kız öğrencilere "İHL´ne gitmeseydiniz başka okula gider
miydiniz?" diye sorulan TESEV araştırmasında kız öğrencilerin yarıya yakını
"Hayır gitmezdim" karşılığını veriyor. Hayır cevabının büyük kentlerde daha
fazla olduğu dile getirilen aynı araştırmada öğrenciler arasında İHL´nde
öğrenim gördüğü için pişman olan kimsenin bulunmadığı ifade ediliyor.
Kızlar neden İHL´ne gitmek istiyor
TESEV
araştırmasında Neden imam hatip lisesine geldiniz diye sorulan kız
öğrencilerin verdiği cevaplar ise şu şekilde sıralanıyor: "Başörtüsü
takabilmek, normal eğitimle birlikte din eğitimi alabilmek, iyi arkadaşlık
ilişkileri, öğretmen ve idarecilerle iyi ilişkiler, kötü alışkanlıklardan
uzak olmak vs" TESEV araştırmasının sonuç bölümünde İHL´li kız öğrencilerin
tercihleri şöyle dile getiriliyor: "Araştırmaya katılan büyük çoğunluk bir
İmam Hatiplilik olgusunun var olduğunu belirtirken, bu olguyu tarif ederken
bir dizi milliyetçi ve muhafazakâr değer sıralandı ve İHL mezunları
arasından "terörist, hırsız, hortumcu" çıkmadığı ısrarla tekrarlandı.
Liselerde seçmeli Kuran, hadis, gibi derslerin konulması durumunda İHL´ne
ilginin azalıp azalmayacağını sorduğumuz öğrencilerin tümü "azalır" dedi,
ancak bu durumda İHL dışındaki liselere gideceğini söyleyenlerin oranı düşük
oldu."
Aileler, kızlarını okuldan çekiyor
TESEV
araştırmasının bir başka çarpıcı sonucu ise şöyleydi: Özellikle sekiz yıllık
kesintisiz eğitime geçilmesiyle birlikte, bazı muhafazakâr aileler, beşinci
sınıftan sonra kızlarını okullardan çekiyorlar. Hele sekiz yıldan sonra kız
öğrencilerin okutulması konusunda ülkemizde büyük sorunlar yaşanıyor. Söz
konusu aileler, İHL´ye kız çocuklarını, sadece din eğitimi alsınlar diye
değil, aynı zamanda ve belki de daha önemlisi, ahlaki kaygılarla
yolluyorlar. Sonuçta İHL´leri günümüz Türkiye´sinde kızların okullaşması
konusunda, çarpıcı ve olumlu bir istisna oluşturuyor."
´İnancıma ters düşmeyecek eğitim alsınlar´
Sultan
Zozik de İHL´ye yollayan velilerden biri. Ankara, Demetevler İmam Hatip
Lisesi´nde iki kızı eğitim gören Zozik, "Bir kızım daha var onu da imam
hatibe yollayacağım." diyor. Sultan Hanım´a "Neden? diye soruyoruz" O da şu
cevabı veriyor. "Öncelikle şunu belirtmek istiyorum. Kızlarım 8.sınıfı
bitirinceye kadar gittikleri okulda, her geçen gün benden uzaklaştılar.
Kızlarımla arama uçurumlar girdi. Sekizinci sınıfın ardından, benim
inancıma, yaşantıma ters düşmeyecek, çocuğumla arama girmeyecek bir şekilde
yetişmeleriiçin imam hatibi tercih ettim."
Zozik,
"Kızlarınızı bu okula vaiz olmaları için mi yolladınız?" şeklindeki sorumuzu
ise şöyle cevaplıyor: "Hiçbir zaman onları kısıtlamadım. Kızlarım da bir
meslek uğruna inançlarından taviz vermek istemiyor. Büyük kızım, çok
başarılı okulda. Katsayı engeli nedeniyle yurtdışı için çaba harcıyoruz.
Bazen bana sitem ediyor. Ancak imam hatibe gittiği için pişman değil." "İHL
olmasaydı düz liseye yollar mıydınız? diye sorduğumuz Zozik, TESEV´in
araştırmasını teyid ediyor: "Hayır vermeyi düşünmüyordum. Çünkü derin
yaralar açıyordu. Biz aile olarak, doğru yanlışı göstermemize rağmen,
uçurumlar girdi çocuklarımla arama. Düşündüm henüz daha ilköğretim
safhasında biz bu uçurumlarla uğraşıyorsak, lisede çocuklarım bizden tamamen
kopacaktır. Çünkü verilen eğitim, çocuklarımı benden koparıyordu. Bu yüzden
liseye göndermeyi düşünmüyordum."
Dini eğitim alınmazsa şahsiyette bütünlük olmuyor
Türkiye´de imam hatipler üzerine yapılan tartışmaların taraflarını, bu pek
dillendirilmese de "din eğitimi isteyenler ile buna karşı olanlar"
oluşturuyor. Gariptir ki, Türkiye, din eğitimi tartışmalarında, karşı
olanlar tarafında yer alan bir çok kişinin, aradan yıllar geçtikten sonra
tam tersi beyanlarına şahit oldu. Bu isimler içinde en önemlisi ise İstanbul
Üniversitesi eski adıyla Darul Fûnun Emini (Rektörü) İsmayıl Hakkı
Baltacıoğlu´ydu. 1924´te Tevhid-i Tedrisat Kanunu kabul edilmeden bir ay
kadar önce, Edebiyat Fakültesi Reisi (Dekanı) Fuat Köprülü, Hukuk Fakültesi
Reisi Tahsin, Tıp Fakültesi Reisi Dr. Vasıf ve Fen Fakültesi´ni temsilen
Matematikçi Şükrü´den oluşan bir heyetin çıkarılacak kanunla ilgili
görüşlerini Mustafa Kemal´e nasıl aktardıklarını Baltacıoğlu, "Hayatım"
isimli kitabında şöyle aktarıyor: İzmir´de Atatürk´le heyetin görüşmesinde
mesele şu idi: Terbiye dinî mi olmalı, yoksa millî mi olmalı? Bu soruyu bana
soruyordu. Bütün dikkatimi topladım ve şu cevabı verdim: ´Din içtimaî bir
müessesedir. Realitede yaşamaktadır. Fakat devlet onu mekteplerinde
öğretmeye mecbur değildir. Devlet terbiyesinin karakteri ancak millî
olabilir. İnkılâp maarif müesseselerini lâikleştirmelidir. Türk milleti
dünyanın en realist, en müspet kafalı bir milletidir. Cevabımın iyi
karşılandığını seziyordum..."
Dinin önemini 50 yaşından sonra anladı
Baltacıoğlu, bu konuşmasından yaklaşık 25 yıl sonra ise Ankara Üniversitesi
İlâhiyat Fakültesi´nin açılması konusu Meclis´te müzakere edilirken yaptığı
konuşmada ise şunları söylemişti: "Yeni nesilde bir nevî şahsiyet zaafı
vardır. Bu bizde yoktur. Çünkü politik şeâmet bir tarafa, bizim neslin
formasyonu bütündür, dinî terbiye almıştır. Formasyon bütün olmazsa bir
aralık şahsiyette tezatlar, otomizm psikolojik başlar. Ben ancak 50 yaşından
sonra şu kanaate vardım, bir insan, dini formasyona tâbî tutulmazsa
şahsiyette bütünlük olmuyor."
´İmam-Hatip´ler sayesinde kızlar üniversiteli oldu´
Prof. Dr. Beyza Bilgin, İmam-Hatiplerde başörtüsüyle okunabilmesi ve
üniversite yolunun açılması sayesinde kızların okullu olma hayallerini
gerçekleştirdiklerini söyledi.
Türkiye´de kız çocuklarının okutulması yönünde önemli çabalar harcayan ve
bunu sık sık dile getiren Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi emekli
Öğretim Üyesi Prof. Dr. Beyza Bilgin de sorularımızı cevapladı.
Kız
çocuklarının okutulması noktasında İmam Hatiplerin bir fonksiyonu olduğunu
düşünüyor musunuz?
Benim
İmam Hatip Okuluna öğretmen olduğum yıl kız öğrenci kayıt edilmeye başlandı.
Önce, imam hatip yetiştirecek bir okula kız öğrenci alınamayacağı ileri
sürülmüş, sonra okulun yazılı kabul şartlarında cinsiyet bildirilmediği fark
edilmiş ve kızların kaydı yapılmış. Ben Yozgat´ta iken üç kız öğrenciyi
hatırlıyorum. Ben o yıl hastalandım ve sağlık sebebi ile Ankara´ya ailemin
yanına tayin edildim. Benim arkamdan, yani bir yıl sonra veliler, kızların
büyüdüğünü, erkeklerle baş açık okuyamayacaklarını ileri sürüp, başörtüsü
isteğinde bulunmuş. Zaman içinde kızlar için özel sınıf açan İmam Hatip
okulları oldu, hatta okulu böldüler, bahçeyi böldüler, kapıları ayırdılar,
bununla birlikte kız öğrenci sayısı da arttı. Benim kanaatim o kızlar, İmam
Hatip okulu olmasaydı, orta okula gönderilmeyecek olan kızlardı. Bu kızlar
sadece Kuran Kursu öğretmeni olmakla kalmadı, lise fark dersleri sınavlarını
verebilenler veya daha sonra, İmam hatip okullarına Lise hakkı verildikten
sonra üniversite sınavlarında başarılı olanlar üniversiteye de gidebildiler.
İmam Hatipler ve kızların başörtülü olarak devam edebilmesi sayesinde kız
öğrenci kaydı arttı ama istenmeyen olaylar da yaşandı.
Bir
zamanlar kızlar üniversiteye yollanmazdı. Bu durumun aşılmasında İHL´lerin
bir katkısı oldu mu sizce?
İmam
hatiplere üniversiteye gidebilme hakkı verilmesi ve tabii başörtüsü
sayesinde olmuştur. Başörtüsü sayesinde okullu olacak kızların hevesleri
yerine gelebilmiştir. Ancak bunu art niyetli kullananlar da olmuştur. Bugün
durum eskisi gibi değil. Meslek liseleri ile düz liseler üniversite
sınavında aynı şartlarda yarışamıyor. Meslek liseleri mezunlarının
bıranşları doğrultusunda yüksek tahsil yapması ilkesi yürürlükte. Kızlar
daha çok İlahiyat fakültelerine girebiliyor. Kızlar çok çalışkan olduğu için
de erkekleri geçiyor ve İlahiyat Fakültelerinde, özellikle öğretmenlik
bölümünde kız sayısı erkek sayısını aşıyor. Bu kadınlar açısından iyidir,
Bin yıllık mazimizde İslam alanında hep erkekler öğrenim gördü ve kadınları
evin içi ile sınırlayan fetvalarla şöhret yaptılar. Şimdi kadınlar İslam´ın
kendileri ile ilgili haberlerini, bizzat Allah´ın sözlerini okuyarak
öğreniyorlar. Bir süre böyle gitmesi iyi olur, kanaatindeyim.
Özellikle köylerde yaşayan vatandaşların İmam Hatip liselerine yoğun
ilgisinin sebebi nedir?
O
zamanlar İmam Hatip Okuluna erkek öğrenciler de ağırlıklı olarak köylerden
veya küçük yerleşme bölgelerinden geliyordu. Dışarıda Kuran Kursuna gitmiş,
Kuran öğrenmiş, tam veya yarı hafız olmuş gençler, ya öğrenci olarak
geliyor, din görevlisi olmak için okuyorlardı, ya da dışardan tek tek bütün
derslere hazırlanıp sınıflara göre sınavlara giriyor ve diploma alıyorlardı.
Bu bir meslekti. Lise hakkı verilince veliler şöyle düşünmeye başladılar:
Nasıl olsa diğer liseler gibi bunların da önü açık, düz liseye gideceğine
İmam Hatip Lisesine gitsin gençler, böylece Kuran bilgisini de öğrenmiş
olurlar. Anarşi döneminde bu okullarda hadise olmaması da onlara rağbeti
arttırmıştı.
Binlerce kız okullu oldu
İmam
hatip okulları yönetmeliğinde, imam hatipte okuyabilecek öğrenciler için her
hangi bir cinsiyet şartı belirtilmemesi nedeniyle 1960´lı yılların sonlarına
doğru aileler kız çocuklarını imam hatip okullarına kaydettirmeye başladı.
Ancak 1972´de yürürlüğe konulan "İmam Hatip Okulu İdare Yönetmeliği´nin 117.
maddesi ile kız öğrencilerin kayıt yaptırmaları yasaklandı. Bunun
üzerineimam hatipe kızını kaydettirmek isteyen bir veli, Anayasa´nın eşitlik
ilkesinin ihlal edildiği gerekçesiyle hukuk mücadelesine girişti ve bu uzun
mücadelenin sonunda Danıştay 11. Dairesi´nin 14 Aralık 1976 tarihinde
verdiği kararla, İHO´na kız öğrenciler resmen alınmaya başlandı. Kız
öğrencilerin imam hatip liselerindeki oranı ise yukarda belirtilen nedenlere
bağlı olarak özellikle 1990´lı yıllardan itibaren artmaya başladı. İmam
hatip liselerinden bugüne kadar mezun olan öğrencilerin sayısının, orta
okuldan veya liselerin ara sınıfların başka okullara geçiş yapan öğrenciler
de eklendiğin de yaklaşık 2 milyon civarında olduğu tahmin ediliyor.
Kızların imam hatiplere alınmaya başlandığı tarihten itibaren kız
öğrencilerin oranı ise yüzde 30 ile 50 oranında değişiklik gösteriyor. Buna
göre yaklaşık 400-500 bin kız öğrencinin imam hatiple tanıştığı tahmin
ediliyor.
İHL´lerin adı başarı oldu
İmam
Hatip Liseliler, diğer okul öğrencileriyle eşit şartlarda yarıştıkları
dönemlerde üniversite sınavında derece yaparken, kültürel ve sportif
faaliyetlerdeki başarıları ile de adlarından söz ettiriyordu.
İmam
Hatip Okulu öğrencilerinin başarıları 1954 yılında Türkiye´ye gelerek
yaklaşık 6 ay süre ile İmam Hatip Okulları hakkında bir araştırma yapan
Prof. Dr. Howard A. Reed tarafından da dile getirilecekti. Bir yabancı
gözüyle İmam Hatip Okullarına ilişkin çarpıcı tespitler yapan Reed, birçok
kitaba konulan bu tespitlerinde İmam Hatip Okullarına devam eden bütün
öğrencilerin istisnasız olarak okullara kendi istekleri ile geldiğini
belirtirken şunları dile getirmekteydi: İmam Hatip öğrencileri, çok
disiplinli ve diğer okul öğrencilerine nispetle çok daha terbiyelidirler.
Onların bu üstün vasıfları, hem liselerde, hem İmam Hatip Okullarında
hocalık yapan öğretmenlerin tespitleri ile sabittir"
İHL´liler özellikle diğer okul öğrencileriyle eşit şartlarda yarıştıkları
1973-1997 döneminde, başta üniversite sınavları olmak üzere kültürel ve
sportif faaliyetlerdeki başarıları ile adlarından söz ettirdi. 1993-94
öğretim yılında "Liseler Yarışıyor" adlı bilgi yarışmasında İstanbul´un
seçkin 121 lisesi içinden Kadıköy İHL birinci oldu. Yine Kayseri´de 16 lise
arasında düzenlenen bilgi yarışmasında Kayseri İHL birinci olurken, yine
Bursa´da 45 lise arasında yapılan yarışmada İHL öğrencileri ikinci olma
başarısını gösterdi. Bunların yanısıra, İHL öğrencileri, Konya, Safranbolu,
Niğde, Aksaray, Nevşehir, İzmir, Turhal, Arapkir, Yozgat, Kastamonu gibi
illerde de kültürel ve sportif başarılara imza attı.
Üniversite sınavında İHL farkı
Türkiye, İmam Hatip Liselerinin başarılarının farkına ise 1994 yılında
varacaktı. Çünkü o yıl Kartal Anadolu İHL son sınıf öğrencisi Mustafa Önder
Kıyıklık, Öğrenci Yerleştirme Sınavı Fen Bilimleri Dalı´nda birinci
olacaktı. Kıyıklık´ın bu başarısı bir anda gözleri ve beraberinde ilgiyi
İHL´lere çevirmişti. Bir sonraki yıl, 1995 Öğrenci Yerleştirme Sınavı´nda
ise Kartal Anadolu İHL Öğrencisi Selçuk Şimşek de Türkçe-Sosyal ikincisi
olacak ve İmam Hatiplerin başarıları perçinlenecekti. İmam Hatip Liselerinin
üniversite sınavındaki başarıları, YÖK´ün 1999 yılından itibaren uygulamaya
koyduğu katsayı engeline kadar devam etti. Geçtiğimiz, yani kat sayı
engelinin hüküm sürdüğü sınavda Kartal AİHL´den Esra Eğici isimli öğrenci
aldığı Sayısal 284. 82, Esma Kartın Eşit Ağırlıklı 284. 12, Tokat Zile İmam
Hatip Lisesi´nden Ayşe Mine Mağat da Sözel 285.29 ham puanlarıyla tüm moral
ve motivasyon eksikliği ve engellere rağmen bile İHL´lerin ÖSS´de nasıl bir
başarı gösterebileceklerini ortaya koyuyordu. TESEV´in imam hatiplerle
ilgili yaptığı araştırmada Anadolu İHL bulunmayan Erzurum, Diyarbakır ve
Adana´da İmam Hatip Liseleri ile diğer liselerin üniversite sınavındaki
yerleşme oranları kıyaslanmış, birkaç yıllık istatistikler göz önüne
alınarak Fen ve Anadolu ve özel liselerin İHL´ler karşısında ezici üstünlüğü
olduğu iddia edilmişti. Bu kıyaslamada eğitimin kalitesinin daha yüksek
olduğu Anadolu İHL´lerin hiçbiri ise göz önüne alınmamıştı. Aynı kıyaslamada
yer alan bilgilere göre İmam Hatipler, katsayı engeline takılıncaya kadar
düz liselerden daha başarılı olurken, meslek liselerini ise çok geride
bırakıyordu. İHL´lerin, henüz katsayı problemi yokken diğer meslek liseleri
ve düz liselere nazaran daha başarılı olmasının açıklaması TESEV raporuna şu
cümlelerle yansıyordu: "Kalabalık sınıflar ve eğitim kalitesi tartışılan
normal liselerle İHL arasında belirgin bir farklılık göze çarpmıyor. Meslek
liseleriyle karşılaştırıldığında ise İHL´nin belirgin bir üstünlüğünden
bahsetmek mümkün. Ancak İHL´deki kültür dersi oranının diğer meslek
liselerine kıyasla daha yüksek olduğu akıllarda tutulmalı." Bu aslında şu
demekti: İHL´lerdeki din derslerinin yanında verilen kültür dersleri
fazlasıyla yeterli. Hatta bu dersler İHL´li öğrencileri, belki az bir farkla
bile olsa üniversite sınavında düz liseli öğrencilerin önüne geçiriyor.
Metafizik bilgi, başarıyı getiriyor
Araştırmacı-yazar Mehmet Niyazi Özdemir, İmam Hatip Liselerinin neden
başarılı olduğuna ilişkin şu görüşlerini dile getiriyor: "Bana sorarsan
hayatın iki kaynağı var. Birisi metafizik din, diğeri ilimdir. Bütün sanat
hareketlerı ki, biz bunlara insanî faaliyet diyoruz. Bütün sanatsal
faaliyetin ardına baktığımız zaman metafizik kaygılar gayretler ürpertiler
görürsünüz. Sanat ruhi bir olaydır. Mikelanj, Hz Musa´ya inanmasa "15 sene
bir taşı yontup ayağa kalk Musa" der mi, Dostoyevski, koyu bir Ortadoks
olmasaydı, Karamazof Kardeşleri, Suç ve Ceza´yı yazabilir miydi? Metafizik
dünyası olan insanlar eğer tabiî olayla rı insani bir gözle izah edecek
bilimlere sahip değilse, o metafizik urgan olup senin boğazına dolanır yok
eder seni. Ancak İmam Hatip Okullarındaki hem metafizik hem müspet
bilimlerle meczolmuş bir eğitim alan öğrenciler, lise çıkışlılardan yani
bizlerden daha başarılı oluyorlardı. Al İHL mezununu al lise mezununu
karşılaştır. Arada dağlar kadar fark görürsün. Al İmam Hatipli doçenti, al
liseli doçenti arada dağlar kadar fark görürsün. Mutlaka istisnalar vardır.
Çünkü onlar ıstılahlara hakim oluyor, onlar eski yazıya bizden daha çabuk
hakim oluyor. Çok küçük yaşta Arapça´yla tanıştıkları için hafızaları
yabancı dil alanında bizden iyi oluyor. "
Katsayının olmadığı her alanda başarı var
İmam
Hatip Lisesi öğrencileri, ÖSS´de katsayı engeline takılsa da kültürel ve
sportif alanlarda hiçbir engel tanımıyor. Sadece İstanbul´daki İHL´lerin
başarıları bile sayfalar tutuyor. Eyüp Anadolu İmam Hatip Lisesi de başarılı
öğrenci yetiştiren okullardan biri. Geçtiğimiz yıl PTT tarafından yapılan
Kompozisyon Yarışması´nda Eyüp Anadolu İHL 1. sınıf öğrencisi Rukiye Birsin
Türkiye birincisi, Abdullah Şal aynı yarışmada Türkiye üçüncüsü oldu. Yine
aynı okulun öğrencilerinden Hafize Paliç Taekwando Yıldızlar Kategorisi´nde
Türkiye üçüncüsü olma başarısını gösterdi. Aynı branşta Büşra İlhan ise
İstanbul birincisi ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlık Kupası´nda
şampiyon oldu. Başarılı öğrencilerden Hafize Paliç, İmam Hatipli ve başarılı
bir sporcu olmayı "Bizim başarılarımız, hakkımızda farklı düşünenlere bir
mesajdır. Ben onlara diyorum ki ´İmam Hatip Liseleri, sadece sizin
bildiklerinizle sınırlı değil´ şeklinde anlatırken Büşra İlhan ise şöyle
söylüyor: "Her maça çıktığında İmam Hatipli olmayı temsil ettiğini
düşünüyorum. Ve bir İmam Hatipli sporcu olarak bizim diğer liselerden eksik
bir yanımız olmadığını, hatta bir çok artılarımızın olduğunu göstermek
istiyorum" Öğrenciler, imkan tanınması halinde başarılarının daha da
artacağını belirtiyor.
BİR ELMA AĞACI HİKAYESİ...
Yıl
1955. İstanbul İmam Hatip Okulu öğrencileri Vefa´da bugün İlim Yayma Yurdu
olarak kullanılan binanın bitişiğindeki ahşap okul binasının bahçesinde
oynuyor. Matematik öğretmeni Rasim Uslugil bahçede dinlenen öğrencileri
topluyor ve "Çocuklar. Öğretmenler Kurulu karar aldı. Size bir tebliğde
bulunacağım" diyor ve ardından ekliyor: "Biz hepinizi tebrik ediyoruz." Bu
anıyı anlatan İmam Hatip Okulu´nun ilk mezunlarından Prof. Dr. Bekir
Topaloğlu, hatırasını anlatmayı şu cümlelerle sürdürüyor. "Biz arkadaşlarla
birbirimize baktık ve merak ettik, ´Acaba neden dolayı tebrik ediliyoruz?´
diye. Ardından Uslugil hoca tekrar konuştu ve dedi ki: ´Çocuklar, şu
bahçenin kenarındaki elma ağacındaki meyveler günlerden beri orada durur.
Sizi izliyoruz. Bir tanesini bile koparmadınız.´ Gerçekten de okulun küçük
bahçesinin etrafında evler vardı. Ve orada o evlerden birine ait elma ağacı
vardı. Biz de o zaman yaklaşık 300-400 öğrenciydik. Dalları bahçemize sarkan
o ağacın altında oynardık ama hiç kimse ağacın meyvesini koparmamıştı."
Topaloğlu, "İmam Hatip Okulu´na, coğrafya, matematik gibi derslerde öğretmen
olarak gelip, bir süre sonra başka yerlere gidenler, hep ağlamışlardır"
diyor ve ekliyor: "Çünkü hem geldikleri okullarda hem de gittikleri
okullarda bizim gibi saygılı ve çalışkan öğrenciler bulamadıklarını ifade
ederlerdi."
Hazırlayan: Recep YETER
timav.org.tr